AMBULANS SESLERİNİN GETİRDİĞİ UMUT
AMBULANS SESLERİNİN GETİRDİĞİ UMUT

AMBULANS SESLERİNİN GETİRDİĞİ UMUT

Hatay karanlıktı ilk vardığımızda. Tüm şehr simsiyah. Gün doğmasına bir kaç saat vardı. Gün doğduğunda karanlığın içindeki tüm gerçekleri daha net görecektik, biliyorduk.Gün doğmaya başladı. Şehrin her yeri enkaz. Sıradan günlük yaşam içinde duyduğumuzda içimizi ürperten siren seslerini duymak hepimiz için sevniçti, ambulans sireni demek bir kişinin daha enkazdan sağ olarak çıkarıldığı anlamı taşıordu çünkü. Enkaz alanlarından hızla çıkan o sirenler, umudun adı oldu. Öyle ki siren sesi duymak için içimizde bir yerdehep bekleyiş içindeydik. O içimizi ürperten ses, duymaktan keyif aldığımız bir sese dönüştü Hatay’da. Sirenler çaldıkça, ambulanslar hızla geçtikçe bir kişi daha hayatta, bir kişi daha o enkazın altında değil artık diyerek mutlu oluyorduk, onca koşturmanın arasında. Canla başla çalışan kurtarma ekipleri, Türk askeri, sağlık çalışanları, madenciler, yabancı kurtarma ekipleri ve daha bir çom insan. Ve elbette gönüllü olarak bölgeye gelenler.  Türkiye sınırlarla şehirlere ayrılan bir ülke olmaktan çıkıp büyük bir aileye dönüştü deprem bölgelerinde. Acıyı yaşayanların yaralarını, ailenin yara almayan fertleri sarmaya başladı ilk günden itibaren.Ve öyle ki enkaz başında sabaha kadar yakılan ateşin başında birbirini tanımayan insanlar bekledi. Biri bir diğerinin endişeli bekleyişini umut dolu bir bekleyişe çevirip, soğuk gecelerde ayakta kalabilmesi gücünü kaybetmemesi için. Bir anne baba kızını, damadını, torunlarını beklerken enkaz başında, başka bir şehirden depremi yaşamayan ama umut olmak için oraya gelen biri onlara sıcak bir bardak çay uzatıp o bekleyişe ortak oldu. 


KISIK BİR SESİN PEŞİNDE SAATLERCE EMEK VERENLER 
Yerle bir olmuş bir binaın başında, canından bir parçayı beklemek hiç kolay değil. O enkazı ellerin parçalanana kadar kaldırıp içinden sevdiklerini çıkartmak istemek, insanın en çaresiz kaldığı anın hayattaki karşılığı. Ne yapmak istersen iste, içinde,kopan kıyamete rağmen oturup beklemek zorunda kalmak. Canla başla saatlerce o canlara ulaşmak için çabalayan kurtarma ekiplerindeki her bir kişiyi ailenden biri gibi görmek,onlara “evladım” diye seslenmek…Zamanla yarışan kurtarma ekipleri “sessizlik” diye bağırdığında enkazın içinden canından bir parçanın sesini duymak ve gücünün, umudunun en tükendiği noktada,yeniden dikdik ayağa kalkıp kavuşma anını beklemek. Beklemenin en zor olduğu yer orası, yüzlercesine şahit olduğumuz enkaz başları. Orada çaresizlikkurtarma ekiplerinin, çöken binaların altındaki insanlarla ilk teması kurduğu, onunla konuştuğu, dokunduğu ve “merak etme seni çıkaracağız oradan” dediği anlarda bir mucizeye dönüşüyor. Ve öyle kibu mucizenin, enkaz başında bekleyen insanların o anlarda yaşadığı duygunun kelimelerle anlatılabilir bir yanı yok. Yüzlerce kez şahit olsanız da ancak yaşadığınızda, görüğünüzde anlaçılabilecek kadar mucizevi ve kusursuz bir an. Temasın ardından, enkazda canla başla saatlerce çalışan ekipler bir anda hareketlenmeye başlıyor, hemen arkasında bir koridor oluşturuluyor. Bu koridor enkazın altından çıkarılan kişiyi hızlı, güvenli ve en olması gerektiği çekilde ambulansa götürmek için yapılıyor. Ama sadece bunun için değil. Bu koridorun enkaz başında yakını bekleyenler için de bir anlamı var,sevdiklerine yeniden kavuşmaya açılan mucize koridoru onlar. Enkazdaki ekiplerin hareketliliği, sesleri en üst seviyeyeulaşıyor. Bu artık enkazın altındaki kişinin çıkartılmaya başlandığının kanıtı. Ve o kişi enkazın altından çıkartılıyor. O anın bir tanımı yok. O ve benzeri yüzlerce yerde yaşanan her an bir mucize. Enkaz altındakileri debaşında bekleyen yakınlarını da yeniden büyük bir coşkuyla hayata bağlayan bir mucize. Enkazın altından çıkartılan kişi ya da kişiler ambulansa bindirildiği andan itibaren hem kendisi hem deenkaz başında bekleyen yakınları için, saatler durduğu yerden yeniden çalışmaya başlıyor, binlerce kez şükrederek…


“SENİ BU ENKAZDAN ÇIKARTMADAN GİTMEYECEĞİM”
Enkazda çalışan kurtarma ekiplerinin hepsinin, istisnasız hepsinin inanılması güç bir dayanıklılığı var. Saatleri bazen günleri deviriyorlar enkaz başında ama inatla küçük bile olsa bbir umudun peşinden gidiyorlar.Hele ki ses duydukları, ısı aldıkları alanlarda onları izlemelisiniz. Ekranlara yansıyanın çok daha ötesinde anlar yaşanıyor orada. Her biri, sanki kendi ailesinden bir ferdi enkaz altından çıkartmaya çalışırcasına mücadele ediyor.İnsan izlerken onları düşünüyor, ” bu nasıl bir inanç, direnç, mücadele ve emek”… Bir enkazın başında 100. saatte, kurtarma ekibinden birinin sesi yakınlandı, “seni bu enkazdan çıkartmadan buradan gitmeyeceğim” diye. Öyle bir inanmışlık hali ki arama kurtarma ekiplerinin yaşadığı, enkaz alanındaki tüm zorlukları yok edecek kadar güçlü. Enkazdan çıkartılan herkes, çoluk çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek farketmeksizin hepsi o kurtarma ekiplerinin sanki abisi, ablası, annesi, babası, kardeşi. Enkazdan çıkrtırlarkenonlara kavuştukları andaki duygu, enkaz başında bekleyen ailelerininkinden farklı değil. Çoğu aradığı kişinin ismini bile bilmiyor, kim olduğunu bilmiyor. Ama, o bazen zamana yenik düştükçe kısılan sesin peşinden gitmeye dervam ediyorlar.Çocuklar…Hele ki enkaz altındaki küçük bir çocuksa… Kurtarma ekiplerinin onunla ilk temas kurduğu andan itibaren yaşadıkları diyalog, yine tarifi mümkün olmayan anlardan biri daha.


ENKAZDAN ÇIKTIKTAN SONRAKİ GÜLER YÜZLER; SAĞLIKÇILAR 
Türkiye’nin farklı illerinden gelen sağlık çalışanları enkaz altından çıkan her bir kişiye güler yüzleriyle “merhaba” diyor. Bazen enkazın içinde açılan damar yoluyla başlıyor ilk müdahalesonra sedyede, ambulansta ve hastanede… Karanlıkta, enkazın içinde bulunabilecek miyim diye bekleyen herkes, ulaşıldığı andan kısa süre sonra sağlıkçılarla yüz yüze geliyor.Arama kurtarma ekiplerinin enginlere sığmayan o merhamet ve güleryüzü, bazen mutluluk gözyaşını sağlıkçılar devralıyor. Aynı duyguyla, kendi ailesinden biriymişcesine gerekli müdahaleyi yapıpen yakın hastaneye götürüyorlar. Sonrasında da devreye onların daha sonraki süreçlerini takip edecek diğer sağlık çalışanları giriyor. Enkaz altından çıkan hayatlar için, yaşam başka bir noktadan yeniden başlıyor sonrasında.


MEHMETÇİK
Deprem bölgesine gittiğim ilk andan itibaren, kafamızı nereye çevirsek Türk askerini gördük. İlk andan itibaren…İlk anda gördüklerimiz, gittiğimiz deprem bölgelerinde görev yapan askerlerdi. Hatta kimi de enkaz altından çıkmıştı. Onları enkaz başlarında, ağlayan bir annenin yanında, yaşananlardan korkmuş çocuklarla oynarken defalarca gördük. Türk askeri, enkaz başında da vardı, çocuklarla bir banktasohbet edip onları güldürürken de vardı. İlk deprem bmlgesine gelen Doğal Afet Arama Kurtarma Taburu, ekibin içindeki arama kurtarma köpekleriyle 20’den fazla insanın enkazdansağ çıkarılmasını sağladı. Her enkazın başında çalıştı. Hala da deprem bölgelerinde hem sosyal hem de gerekli her noktada varlar. Depremin üzerindwn 6 güm geçmişti. Hatay’ın arka sokaklarındaiki komutanla karşılaştım. Tamamen tesadüfen, enkazda çalışma yapılan alanların olduğu yerdelerdi, deprmzedelerle sohbet ediyorlardı. Yanlarına gittim. Ayaküstüişlerinden alıkoymadan sohbet ederken iki komutanın da enkazdan çıktığını öğrendim.Kimse bilmez belki, onlar anlatmayı sevmezler. Ama ben gördüm, yaşadım, herkes bilmeli diye düşündüm. 


“BANA BİR TANE YETER BAŞKASINA LAZIM OLUR”
Deprem bölgesinde konuşlandığımız alanda tüm ekiplerimiz çir çok haber için gece gündğz çalışırken, yardım kuruluşlarıyla ilgili haberler yaptıkları alanlardan acil ihtiyaç olanbirkaç parça eşyayı da konuşlu alanmıza getiriyordu. İhtiyacı olan biriyle karşılaşırsak bir faydamız olur belki diye. Çünkü insan böylesi bir afette, kendisinden istenen birşere “malesef bizde yok” demeye utanıyor.4 çocuğu olan bir ailede anne yanıma yaklaştı, çocukları için iç çömaşırı istedi, her şeyleri enkaz altında kalmıştı çünkü. Konuşlandığımız alana getirdiğimiz malzemeler içinde vardı, birkaç tane iç çamaşırıverdik. O anne bir tane aldı gerisini bize verdi, “başkalarının da ihtiyacı olur bu bana yeter” diyerek.Buna benzer çok an yaşadık. Bunlar anlık yaşanan, görüntülenemeyen, fotoğraflanamayan,sadece hafızalara kazınan anlar. Yetinmek, yeter demek, başkalarını da düşünmek, hele ki böyle bir afeti yaşayıp, yuvanın enkaza dçnüştüğü bir ortamda büyük bir yücegönüllülükten başka bir şey değil sanıyorum ki. Kayıt altına sadece hafızalarımızda alınabilen bu anlar, yaşanana cılara rağmen, tüm zorlukların el birliğiyle nasıl üstesinden gelinebileceğini de bize çok net gösterdi bir çok kez aslında.Depremzede olsunolmasın. Herkes büyük bir ailenin parçası ve yaraları beraber sarmak için gönüllü. Bir enkazın başında umutla beklerken sevdiği insanın cenazesini alıp toprağa veren binlerce insanenkaz alanlarında yaraları sarmak için, hangi meslek grubundan olursa olsun geri döndü. Acısını, sevdiğini toprağa verdi, kalbine gömdü ve enkaz alanlarında bir canlıya ulaşmak,ihtiyaç sahiplerine biraz olsun fayda sağlamak için canla başla çalıştı, hala da çalışıyor. 


MADENCİLER
Ekmeğini yerin altından çıkaran madenciler. Yerin altını, karanlığı en iyi bilenler. Çizmem kirli diye sedyeyi kirletirim diyecek kadar tertemiz kalbe sahip olan madenciler. Onları enkaz alanlarının arasında görmek, başka bir duyguydu. Çünkü onlar yerin altını, altında kalmayı öyle iyi biliyorlar ki, daha güçlü, daha dirençli,daha umutluyla yüz ifadeleri.Ve bu elbette enkaz başında yakınlarını bekleyen binlerce insan için de umut oldular. Sessizce geldiler, bir kenarda bir bardak çay içip enkaz başlarına döndüler. Saatlerce günlerce çalıştılar.Hiç durmadan, bitmeyen bir hassasiyetler. Görevi bitenler, konuşlandıkları alanlara notlar bıraktı. O notlar Türkiye’nin deprem tarihinde yer alan bu afetin unutulmayan satırları oldu.


ENKAZ ALTINDAN ÇIKAN ÜÇ BİDON ZEYTİN
İlk günden itibaren 112 kıyafetiyle oradan oraya koşturan, enkaz başında gece gündğz çalışan bir adam dikkatimi çok çekiyordu. enkazdan sağ çıkarılan olunca da gözyaşlarıylaseviniyordu, umuudun tükendiği yerde de gözyaşları akıyordu. Aradan gğnler geötikten sonra tanıştım Ahmet’le. O oradan oraya yardım için koştururken meğer 600 konuttaannesini, babasını, kardeişini kaybetmiş. Babası o evde bahçe kurmuş ve çok severmiş bahçesini. Depremden önce her seferinde “baba bu bahçeyi her şeyden çok seviyorsunseni buraya mı gömsek” diye aralarında şakalaşırlarmış. O bahçenin olduğu binada enkaz altında hayatını kaybedeceğini hiç akıllarına getirmeden. Annesi “güzel oğlum” diye severmiş Ahmet’i Ailenin tek oğlu Ahmet, görev yaptığı Hatay’da anne babası ve kardeşinin yaşadığı evin önünden geçerken farklı çalarmış kornayı, bir nevi selamlaşmaymış aralarındaki. “Annem benim onu kurtaracağımı düşünüpbeklemiştir diye anlatırken gözlerinden yaşlar dökülüyor, anılara gidiyor. Annesi Ahmet ne zaman bir sıkıntı yaşasa hissedermiş, Ahet anlatmazmış ama annesi arar sorarmış iyi misin diye. Şimdi bunlar ve daha bir çok an kaldı geriye Ahmet için o enkazdan. Hatırladığı vehala hatırladığı her anda gözyaşı döktüğü. Ahmetin sağlıkçı eşi Songülk onun yanından bir anl ayrılmıyor. Bazen onunla gözyaşı döküyor bazen onu ayağa kaldırmak için daha güçlüduruyor. İki kızları var. Bir süre, Hatay yeniden eski günlerine kavuşana kadar başka bir yerde yaşayacaklar. Ama ailece geri dönecekler bir gün yeniden. Ahmet “annem, babam, kardeşim”beni bekler burada diyor.  Ahmet anıların arasına hep bir zeytin hikayesi de sığrdırırdı, meşhur bir zeytinleri varmış. Babası bidonlara koyarmış. Eşi Songül de “inşallah size o zeytinlerden yedirmek nasip olur”diyordu hep. Zaman zaman yanımıza gelirdi Ahmet ve Songül. Görevden döneceğimiz gün eşini yanımızda bırakıp bir süre gitti AhmetSonra 3 bidon zeytinle geri geldi. Anne babasının ve kardeşinin yaşadığı evin enkazından çıkardığı 3 bidon zeytin. Bize verdi zeytinleri. Babandan hatıra dedik, “olmaz” dedi. “Siz yiyin yedikçe de dua edin onlara…” Öyle ince çizgiler, öyle hassas ve insani anlar yaşanıyor ki deprem bölgelerinde hangisini anlatsanız bir diğeri eksik kalır. Enkazlardan kendini gösteren eşyalar, burada bir zamanlarlar,farklı farklı hayatlar, insan hikayeleri vardı geriye biz kaldık dese de. Acının en ağırını yaşayan depremzedeler de kendi memleketlerine dönecekleri sözüyle ayrılıyor o şehirlerden.Çünkü bir gün tüm acılara rağmen her şeyin yeniden yeşereceğini biliyorlar. 


Elif Akkuş