ASLA VAZGEÇMEDİM VE KAZANDIM
ASLA VAZGEÇMEDİM VE KAZANDIM

ASLA VAZGEÇMEDİM VE KAZANDIM


“Hazırlan Pazartesi günü Irak’a gidiyorsun.” 2004 yılında bir salı akşam üzeri bu cümleyi duyduğumda 26 yaşındaydım….. Beşiktaş’taki o dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bir duruşma takip ediyordum. Karar için ara verildi. Kapının önüne çıktım, telefon çaldı. Bu telefon, meslek hayatımın dönüm noktasıydı. Attığım çığlık Devlet Güvenlik Mahkemesi bahçesinde yankılandı. Zafer benimdi. Uzun zaman “kadının ne işi var savaşta” algısıyla verdiğim savaşı ben kazanmıştım. Sınıra kadar gidip geri döndüğüm savaş bölgelerinden birine artık adımımı atacaktım. Dünyanın tamamını bana verseler, o an beni bu telefondan daha mutlu etmezdi. Hemen babamı aradım, kızının inatçı bir keçi olduğuna olan inancının verdiği gülmeyle, ben de bu telefon ne zaman gelecek diye bekliyordum dedi. Annem ve kardeşim de sırayla öğrendiler.


Arkadaşlarım televizyonda ne izlerdi bilmiyorum ama ben ortaokul yıllarında haberlerde riskli bölgelere giden muhabirler gördüğüm zaman heyecanlanırdım. O gazetecilerle o yaşımda beni bağlayan bir şey vardı. Geçen yıllarda özellikle de savaş bölgelerine gitmeye başladığımda ne olduğunu daha net anladım; o bağın adı gerçeğin peşinden gitme tutkusuydu. Hem de en ağır gerçeklerin. O yaşlarda aslında onlarca meslek düşünülür ve “ne olacaksın bakayım sen” klasik sorusunun karşısında yıllar içinde farklı cevaplar verir çocuklar. Benim içimde hep oralar vardı, acı çeken insanlar, nedenini o zamanlar bilmediğim savaşlar, açlık, acı ve savaşın getirdiği ne varsa. Değiştirilmesi mümkün olmayan gerçekler. Çocukken kendime acaba ölü bir beden görsem ne hissederim diye hiç sormadım ya da kandan korkar mıyım diye düşünmedim. Ben hep büyümek ve oralarda olmak istedim. Oralarda olanları insanlara anlatan bir gazeteci olmak…
Üniversiteye ilk başladığım zaman bir gün eve geldim, odamın duvarına asılı bir yazı; “Muhabir Arkadaşımız Elif Akkuş Bağdat’tan bildiriyor”. Kardeşimin bana hazırladığı sürprizdi bu. O duvara astığı yazıyı uzun yıllar indirmedim duvardan. Hep ona baktım, bana her “olmaz, gidemezsin” dediklerinde o yazıya baktım ve asla vazgeçmedim. İnandığım yerlerde çocukluktan beri hiç vazgeçmemiştim. Ve ne tesadüftür ki ilk gittiğim savaş bölgesi gerçekten de Irak / Bağdat oldu. 19 yaşında hayallerine ilk adımı atmış bir muhabir adayı olarak, staj yapmak için günlerce kapıda beklediğim ve sonunda kendimi kabul ettirdiğim yerde, TRT’de, hayalime ilk adımı atıyordum. Zafer kazanmış komutan duygusunun yanında, büyük bir sorumluluk, başarılı işler yapmak zorunda olduğum duygusu, biraz endişe, çok hızlı bir beyin fırtınası o telefonu kapattıktan sonra arkasından geldi. Vakit tamamdı artık, gitmeme az bir zaman kalmıştı. Daha önce orada görev yapan tecrübeli muhabirlerle hemen buluşmalar ayarladım, aslında buluşma ayarlamadım, hemen görüşmemiz lazım koduyla telefon açtım ve tek tek hepsiyle görüştüm. Mesleğe başladığımdan beri, sürekli yurt dışındaki haber kanallarının, ajanslarının neler yaptığını izledim fırsat buldukça, bazen o fırsatı da yaratırım. Ama savaşın olduğu yerde olmak başka bilgiler de gerektiriyordu. Belki tuhaf gelecek ama savaş bölgelerinde beni en çok yoran, giriş için hepsi birbirinden zorlu prosedürler, nereden daha hızlı giriş yapılabileceği. Yani kısaca yolculuk. Savaşın içinde, etrafıma havan, füze düştüğünde bu kadar gerilmiyorum açık söylemek gerekirse. Çünkü bu tarz yerlerde asla sizi anlamak istemeyen ve genellikle de basit bir yolu çok zorlu hale getiren insanlarla muhattap olmak zorunda kalıyorsunuz. İkinci zorlu aşama da gittiğimiz yerlerde görevli olduğumuza dair kart çıkartma aşamaları. Boyun, kilon, fotoğrafın yok o fotoğraf olmaz başka fotoğraf derken önemli bir zaman bunlarla uğraşırken geçiyor. Zor olan kısmı şu, etrafta sürekli patlama oluyor, insanlar ölüyor ve biz o sırada kimlik sırasındayız çekim yapamıyoruz. Hepsi tamam olduğunda artık başlama vakti geliyor. Savaş bölgelerine giderken, bir süre sonra sürekli hazır halde evin bir köşesinde duran bavulum, erkek reyonundan yapılan alışverişle doludur. Erkek gömleklerinin içine giydiğim beyaz tişörtler bile erkek reyonundan alınan yarım kollu atletlerdir. Operasyon, savaş ya da riskli bir bölge yoksa o kıyafetler yıkanmış hazır vaziyette bavulun içinde bekler. “Hadi” denildiğinde 15 dakika içinde evden çıkmaya hazır halde olmak için. İşte tüm bunları öğrendiğim ilk görev; Irak Bağdat’tı. Her şey hazır olduğunda, güzergâh da belirlendi ve geri sayım zamanı geldi. Ailem bana daima destek oldu, geride kalan 25 seneye baktığımda, tek bir an yok onlardan mesleki anlamda destek görmediğim. Benim için tarifsiz endişe duysalar ve daha da önemlisi, öldüğümü sandıkları günler geçirmelerine rağmen tek bir an yoktur benim içimdeki heyecanı ve meslek aşkını anlamadıklarını düşündüğüm. “Ben Irak’a gidiyorum” diye telefon açtığımda babam güldü, annem endişesini gizlemeye çalışsa da başaramadı, kardeşim her zaman olduğu gibi duygusunu hiç belli etmedi . Ta ki havalimanına kadar. Ve hareket vakti geldi. Bunları yazarken o anı o kadar net hatırlıyorum ki. Yıllarca verdiğim mücadelenin sonunda kazanmış olmak, artık gidiyor olmak, gerçekleri en net gerçekleri yakından görecek olmak ve en önemlisi de “ben yaparım” diye ısrarla direttiğim bu görevi en iyisiyle yapma düşüncesi. İnsanın bazı arkadaşları, ailesinden gibidir. Uğur ve Özgür de öyleydi. Ve tabi evde ailemle vedalaşıp havalimanına gelmemeleri konusunda onlarla anlaşmıştık. Dramatik bir vedaya gerek yoktu sonuçta, bu benim zaferimdi. Onlar yolcu etti, Uğur ve Özgür beni havalimanına götürdü. Check-in sırasında beklerken karşımda kardeşimi gördüm. Evden çıkarken daha yeni vedalaşmıştık, hangi ara havalimanına geldi diye düşündüm. Ama Onur yani kardeşim, şaşırtmayı hep çok seven biriydi. Check-in yapıldı, ve artık çıkış kapısına doğru gitme vakti geldiğinde Uğur ve Özgür’le ve tabi sürpriz ustası kardeşimle vedalaştım. Kardeşim bir kağıdı ikiye böldü, yarısını bana uzattı. “Bunu bana geri getir olur mu” dedi. Korktuklarını, endişelendiklerini biliyordum, ama bu benim hayalimdi, uğrunda gelecekte bir çok yaşanabilecek anı feda edecek kadar sevdiğim mesleğimdi.


Ürdün’de 50 Cent’le karşılandık
Uçuş rotamız Ürdün üzerinden Bağdat’tı. Gece 3 buçukta Ürdün’e inecektik. Bir araç bizi alacak, Ürdün Bağdat sınırına götürecekti. Sınırı geçtikten sonra başka bir araçla da Bağdat’a gidecektik. Gece Ürdün’e indik. Her anı beynime kaydettim, uçaktaki insanlar, Ürdün havalimanı, insanlar, güvenlik ve sonunda araçla buluştuk. Uzun süren Bağdat yoluna koyulduk. En tuhaf gelen arabada 50 Cent çalıyor olmasıydı. Sanki savaşa değil, daha çok bir partiye gidercesine neşeliydi arabada bize eşlik edenler. Bağdat sınırına geldiğimizde, daha önceden bizi uyaranlar olmuştu orada saatlerce hatta günlerce bekletebilirler diye. Bir de yol göstermişlerdi. Bu tarz bölgelerde geçerli olan o yol sayesinde sınırı geçtik. Ama saatler süren yolculuk ve daha da saatler sürecek olan yolculuk nedeniyle bir tuvalet molası vaktiydi. Sınır görevlilerinden rica ettim, tuvaleti kullanmama izin verdiler. Tuvalete girdiğimde en dikkatimi çeken, el yıkama musluğundan böceklerin sarkıyor olmasıydı. Bense tuvalet bulduğuma şükrediyordum, en azından yüzümü yıkayabildim, böceğin denk gelmediği anlarda. Ve yola bizi karşılayan diğer araçla devam ettik. Bağdat’a ulaştık, kalacağımız yere yerleştik. Görevi devralacağımız ekiple konuştuk, bilgileri son durumu aldık ve onların bıraktıkları yerden devam edecektik. Irak benim açımdan ilginç tepkilerle karşılaştığım ilk görevdi, belki de tek. “Çok istiyordun buraya kadar geldin, dışarı falan fazla çıkmana gerek yok, otur otelde” diyen mi dersiniz, “TRT’de erkek kalmamış kalkıp sen gitmişsin diyen mi”. Ama yazarken bile aynı hazzı yaşıyorum bunları duymak beni inanılmaz mutlu ediyordu. Çünkü ben tabi ki dışarı çıkacaktım, tabi ki riskli yerlerde olan biteni anlatmak için var gücümle çalışacaktım ve tabi ki kadın-erkek ayrımına gerekli cevabı sahada da verecektim. Önümde 35 günlük bir görev beni bekliyordu. Kameraman arkadaşım, ilk kez birlikte çalışacağım Cüneyt Avşaroğlu’ydu. Cüneyt de açık kumral, renkli gözlü bir ekip arkadaşıydı. Bu detaya neden yer veriyorum, Amerika’nın müdahalesiyle savaş alanına dönen bir ülkede Türk gibi görünmüyordu hiç. Ve bunu sık sık konuşup gülüyorduk. Ama savaş bölgelerinin biz özelliği vardır, kısa sürede seni kendi coğrafyasındaki insana benzetir, güneşin tepende 60 derece yakmasıyla, uykusuz gecelerle Cüneyt de artık farklı görünmüyordu. Ama nasıl bir sıcaktı, dereceleri aşan sıcak dedikleri buydu… Aydın abi mihmandarımızdı oğlu da ulaşımımızı sağlıyordu.
11. karım olmanı istiyorum
-Diğer 10 eşinize ne oldu?
İlk adımlarımızdan biri Irak’ta o dönem sözü çok geçen Ulusal Aşiretler Birliği Başkanı Necim El Duleymi’yi ziyaret etmekti. Irak’taki hareket alanımızı genişletmek için bize yardımcı olabilecek kilit isimlerden biriydi.


Bu görüşmeden önce Türkiye’deyken yaptığım bir haberle ilgili detaya yer vermeliyim. Çünkü sonu Irak göreviyle tamamlanıyor. Türkiye’de görev yaptığım sırada, 2003’te terör örgütü El-Kaide 15 ve 20 Kasım’da eş zamanlı saldırılar düzenlemişti. Örgüte yönelik operasyonlarda çok sayıda kişi gözaltına alınsa da örgütün Türkiye sorumlusu ve sözde askeri kanat sorumlusu yakalanamamıştı ve kaçtıkları iddia ediliyordu. Bu saldırılardan bir süre sonra Irak’ta Türk kamyon şoförü Murat Yüce öldürülmüştü. Saldırıyı düzenleyen terör grubu öldürülen kamyon şoförü Murat Yüce’nin cesedinin etrafında toplanmış ve konuşurlarken çektikleri görüntüleri internet üzerinden yayınlamıştı. NTV’den meslek büyüğüm ve her zaman benim için hem insani hem mesleki anlamda büyük değer taşıyan, her tıkandığımda alo dediğim Erdoğan Durna’yla telefonda konuştuk. “İzledin mi görüntüleri” dedi, izlediğimi söyledim, “peki fark ettin mi?” dedi. Evet dedim. O cesedin başındaki teröristlerden bazıları Türkçe konuşuyordu. Felluce’de çekilen bu görüntüler, Türkçe konuşan teröristler, ikimizin de aklına aynı soruyu getirmişti; “El-Kaide’nin aranan iki üst düzey sorumlusu Irakta mı? Haberi yazdık ikimiz de . Uzun süre yayınlanıp yayınlanmaması konusunda tereddüt yaşansa da, haber yayına girdi. Kısa bir süre sonra dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bir açıklama yaptı ve böyle bir bilgiye sahip olunmadığını söyledi.


Bu detaydan sonra tekrar Irak’a dönüyorum ve iki bin aşiretin başkanı Necim El Duleymi’yle randevumuzun olduğu güne geçiyorum. Başkanın aşiret liderleriyle görüştüğü ve günün büyük kısmını geçirdiği yere gittik. İçeri girdik. Onlarca insan, Necim El Duleymi henüz gelmemişti. Biraz bekledikten sonra odadaki hareketlenmeden geldiğini anladık. Onlarca kişi bir anda ayağa kalktı ve saygıyla Necim El Duleymi’yi karşıladı. Bizi masasının önündeki koltuklara aldılar. Bana baktı; “senin ne işin var burada, seni öldürürler” dedi. Benim onun yanına gitme nedenlerimin en başında, o dönem Irak’ın en tehlikeli yerlerinden biri olan Felluce’ye gidiş için yardım istemekti. “Biz Felluce’ye gitmek istiyoruz” dedim. Çünkü her ne kadar böyle bir bilgi yok şeklinde açıklama yapılsa da El-Kaide’nin Türkiye sorumlularının orada olduğuna dair bir ses beni hep meşgul ediyordu. Felluce dediğimde Necim El Duleymi’nin gözleri daha da açıldı. “Sen çok cesursun” dedi. Arkasındaki duvarda asılı kılıcı bana hediye etmek istediğini söyledi. Ve sonra da 11’nci karısı olmamı istediğini. İlk savaş bölgesi deneyimimde en kritik isimlerden birinden her cevabı, sözü beklerdim ama bunu asla. “Diğer 10 eşinize ne oldu” diye sordum. “9’u öldü, 10. yaşıyor” dedi. Kriz yönetiminin daha ilk aşamada devreye girmek zorunda olması beni ziyadesiyle germiş olsa da, konuyu yeniden Felluce’ye çevirdim. Yardımcı olacağı sözünü alarak oradan ayrıldık. İlk görev olduğu için verilen sözlerin tutulacağına olan inanç ikinci üçüncü aşamada kendini yok ediyor. Kısa süre sonra Sadr bölgesinde gece yarısı Amerikan tankına intihar saldırısı düzenlendi. Sabah ilk işimiz oraya gitmekti. Erkenden yola çıktık. Necim El Duleymi’nin adamlarından biri de bize eşlik etti. Daha Sadr bölgesine girer girmez, 3-4 jeep içinde maskeli adamlar geldi ve bizi göz altına alır gibi arabalara bindirip bir yere götürdüler. Gözümü açtığımda etrafımda onlarca roket, silah, mühimmat dolu bir odada buldum kendimi. Bir süre sonra Sadr bölgesindeki direnişçilerin başı olduğu söylenen kişi geldi. Mihmandarımız Aydın abi durumu anlattı. Adam bana baktı, sonra tekrar Aydın abiye döndü ve bizi bir yere götüreceğini söyledi. Yola koyulduk ve insanların toplandığı bir eve gittik. Gittiğimiz ev 13 yaşındaki intihar saldırganı çocuğun ailesinin eviydi. Ve bu saldırı şerefine yemek veriyorlardı. Bizi de buyur ettiler, çocuğun babası 8 yaşında diğer oğlunu aldı getirdi yanımıza, “sıra bunda, bir sonraki saldırıyı bu düzenleyecek” dedi. Çocuğun elinde oyuncak vardı, bir anda o oyuncak kayboldu ve gözümde patlayıcılar giydirilmiş hali canlandı. 8 yaşında bir çocuğu oyundan, oyuncaktan başka neyle kandırabilirsin ki. O çocuk gerçekten ölüme gideceğini biliyor muydu…Hayır! Ev çok kalabalıktı, dikkatimi en çok çeken kimsenin ağlamıyor olmasıydı. Sanki 13 yaşında bir çocuğa vedadan çok onun bir başarısı kutlanıyor gibiydi. Ama çocuk yoktu, çocuk ölmüştü, bir intihar saldırısında hem de. Ve bu ölümün hemen ertesi günü yemek veriliyordu o çocuğun evinde. Bizi çok uzaktan gelen misafirleri gibi baş köşede ağırladılar, yapılan yemeklerin tepsileri önümüze dizildi. İntihar saldırganı çocuğun küçük kardeşlerinden birini kucağıma aldım. Aile fertlerinin yüzlerine onları rahatsız etmeden tek tek bakıp anlamaya çalışıyordum, nasıl hazırladılar o çocuğu, sabah nasıl oldu o evde, son vedaları nasıl oldu, o çocuk nasıl gitti tankın yanına ve kendini patlattı. Kimse ağlamıyordu, herkes gururluydu 13 yaşında intihar saldırganı çocuğun cesaretinden (!). Bir süre sonra o evden çıktık ve bölgeye girdiğimizde adamları tarafından alındığımız kişi “sana bir şey vereceğim” dedi. “Ama 24 saat süren var ve sen geri getireceksin bana”. Geri getirilebilecek tek şey olabilirdi, saldırıya ilişkin görüntüler. O zamanlar tabi CD’ler var. 2 CD verdi bana. “Bu görüntüleri kanalına gönder ve 24 saat içinde bana geri getir” dedi. Son hızla Bağdat’a görüntü geçtiğimiz yere gittik ve görüntüleri Ankara’ya ulaştırdık. Ertesi gün CD’leri teslim ettim ve geri geldik.


Otelin odalarını tarayan maskeli adamlar
Bu arada Necef kızışıyor, Hz. Ali türbesi ve çevresinde yoğun çatışmalar yaşanıyordu. Çok riskli olduğu söylense de kameraman arkadaşım Cüneyt’le istişare yaptık ve ertesi sabah yola koyulduk. İstikamet Necef’ti. Yol da riskliydi, Necef de… Ama orada olmamızın nedeni de bu değil miydi zaten, neler yaşandığını anlatmak ve göstermek. Necef sınırında Kufe bölgesinde yoğun bir kalabalık vardı. Durduk, araçtan inip çekim yapma izni istedik. İzni aldık, Necef sınırından yüzşerce kişi kan revan içinde Kufe’ye doğru geliyordu. Çekimi hızlıca yapıp Necef’e ilerlememiz gerekiyordu. Cüneyt tam çekim yaparken 2 kişi bir anda “Bunlar ajan” diye bağırdı bizim için. Bir anda etrafımız yüzlerce kişiyle sarıldı. Çıkmamız imkansızdı. Ulaşımımızı sağlaya Ahmet, hızlı davranmış koşarak arabaya gitmiş o sırada. Kalabalığı arabayla yararak yanımıza geldi arabaya bindik ve oradan uzaklaştık. En fazla 3 veya 4 dakika sonra büyük bir patlama sesi duyduk. Bizim zorla çıktığımız yere havan atılmıştı ve 100’e yakın insan ölmüştü. Necef’e devam ettik. Çatışma sesleri Necef’i inletiyordu. Tek bir otel vardı bölgede, oraya girdik. Aydın abi işlemlerimizi hallederken biz biran önce yayın yapabilmek için çatıya çıktık. Yayın için hazırdık ve kısa sürede yayına da girdik. Biz yayındayken arkamızda bulunan Necef emniyet binasına saldırı oldu ve bina yerle bir oldu. Yayından sonra, odaya indik çünkü kısa sürede görüntüleri geçmemiz gerekiyordu. Tam görüntüleri geçmek için internet sorununu çözmeye çalışırken, yüksek sesli konuşmalar duyduk. Arapların özelliğidir bu tarz yerlerde yüksek sesle konuşurlar, ama burada olağandışı bir durum vardı. Üst katımızda İhlas Haber Ajansından İsa, Alt katımızda bir Fransız kanalı muhabiri vardı. Oda kapısını hafifçe araladım, Fransız muhabirle göz göze geldik, bir maskeli grup oteli basmış tek tek odaları tarayarak yukarı doğru bizim odaya doğru ilerliyordu. Taranan odalardan sağ çıkmak mümkün değildi. Odada tuvaletin olduğu yerin yanında dışarıyı gören bir boşluk vardı, oradan sarkarak kendimizi korumaya çalıştık. Odaları tarayarak yukarı çıktılar ve bir anda ses kesildi. Ne yapacaktık? Kapıyı açsak karşımızda görme ve o dakika öldürülme ihtimalimiz çok yüksekti. Kısa süre sonra oda kapısı çalındı şiddetli şekilde. Hiç konuşmasak da Cüneyt de ben de eminim aynı şeyi düşünüyorduk, “geldiler ve öldürecekler”. Sonra kapının arından Aydın abi “Elif çabuk çıkın” diye seslendi. Kapıyı açtım. “Hemen eşyalarınızı alın sizi arıyorlar, buradan çıkmamız lazım” dedi. Apar topar arabaya bindik. Maskeli ve silahlı kişiler bizim çatıdan yaptığımız yayını görmüş ve yayın sırasında arkadaki binaya yapılan saldırı için koordinat verdiğimizi düşünmüş. O nedenle de öldürmek için bizi arıyorlarmış ve giderlerken akşam yine geleceğiz diye tehditte bulunmuşlar. Geceyi Necef’te geçirecektik ama bu durumun ardından Bağdat’a dönme kararı aldık. Bağdat’a gelene kadar arkamızda bir minibüs bizi takip etti. Yolumuzu kaybettirmeye çalışmamıza rağmen başaramadık ve uzun süre peşimizdeydi. Bağdat’a gelince bir ara sokağa park edip arabadan inip biraz oyaladıktan sonra kalacağımız yere gidip izimizi kaybettirdik.


Irak’taki son günümde ortaya çıktı, yazdığım haber doğruydu
Bağdat’ta, özellikle Mansur caddesinde (İstanbul’un Bağdat Caddesi gibi düşünebilirsiniz) en dikkatimi çeken, Amerikan tankları geçerken üzerindeki askerlerin nişan alarak duruyor olmasıydı. Her an ateş etmeye hazır. Saddam Hüseyin’in devrilmesini isteyen halkın bir kısmı korkuyor, bir kısmı artık olmayışının yasını tutuyor bir kısmı da Amerikan askerlerinin yanında onlara yardım ediyordu. Korkan belki Irak halkının bir kısmıydı ama tedirginlik o dönem orada olan herkeste vardı ve bu yüzlerinden çok net anlaşılıyordu. Patlamalar, saldırılar, ölümler, bitip tükenmeyen cesetler, hayvan ölüleri, çöpler, savaşın getirdiği ve götürdüğü ne varsa bir çoğuna şahit olduktan sonra görevimizin sonuna geldik. Görevi devredeceğimiz ekip de Bağdat’a ulaşmıştı. Bir gece hep beraber kalacaktık ve ertesi gün biz yola çıkacaktık. Tabi unutmamak lazım, 11. Karım olmanı istiyorum diyen Aşiretler Birliği Başkanı Necim El Duleymi, sürekli mihmandarımızı arıyor ve benimle yemek yemek istediğini söylüyordu. Ve hatta yemek yemezsem Irak’tan çıkmama izin vermeyeceğini de. Bu arada görev süremiz boyunca ne kadar zorlasak ve uğraşsak da Felluce’ye gidemedik. Dönüş günümüz Cumartesi’ydi. Aydın abiye Necim El Duleymi tekrar aradığında Pazar günü yemek yemek için kameraman arkadaşımla müsait olduğumuzu söylemesini istedim. Günlerden Cuma’ydı. Aklımda hala Türkiye’deki El-Kaide saldırılarının sorumlularının Irak’ta olduğu haberim ve Felluce’ye gidememiş olmanın verdiği can sıkıntısı vardı. İlk savaş bölgesi görevimde iyi işler çıkarmıştık ama gitmem gerektiğine inandığım yere gidememiş olmak bir yandan beni huzursuz ediyordu. Cuma günü akşama doğru bir haber geldi. Felluce’ye hava saldırısı olmuştu. Ve ölenler arasında Terör örgütü El-Kaide’nin Türkiye sorumlusu Habib Aktaş da vardı. Irak görevinin bitmesine artık saatler kala gelen bu haber, Felluce’ye gidemesek de yazdığım haberi doğruladığı için mutluydum. Türkiye’deki El-Kaide saldırıları ve sonrasını, duruşmaları yakından takip eden bir gazeteci olarak Ben Irak’tayken bu olayın yaşanması ve haberin doğruluğunun ortaya çıkması Felluce’ye gidemeyişimin verdiği rahatsızlığı biraz olsun gidermişti.