Mavi Marmara
Mavi Marmara

Mavi Marmara

BİR GEMİ, SALDIRI, İŞKENCE, SORGU, HAPİS

ADI; MAVİ MARMARA 

Van’da göreliydim. Bir telefon geldi, hazırlan Filistin’e gidiyorsun, ayrıntıları sonra konuşuruz, seni de bilgilendirecekler dedi kapattı, o dönemin yöneticilerinden biri. Pasaportum bile yanımda değildi (o günden sonra asla yanımdan ayırmamayı öğrendim).  Yoğun bir trafikle Van’dan pasaportumu yeniden çıkarttım. Apar topar İstanbul’a geldim çanta bavul ne varsa topladım ve kameraman arkadaşım Orhan Elitaş’la Antalya’ya yola çıktık. Ama Van, pasaport, İstanbul, eşyaların alınması, Antalya’ya geçmemiz öyle bir trafikle oldu ki, nasıl olduğunu şu an düşünüyorum da ışık hızına yakın hareket ettik neredeyse. O arada gelen telefonlar, bilgilendirmeleri ne zaman nerede olacağımız, geminin nereden kalkacağı, sürenin belirsizliği nedeniyle ve şartlar nedeniyle yanımıza bol miktarda kıyafet almamız gerektiği ve benzer birçok bilgi verildi. Türkiye ve dünya gündeminde 5-6 aydır aynı konu konuşuluyordu; İHH İnsani Yardım Vakfı Filistin’e yardım gemisi organizasyonunu planladığını açıkladığı günden itibaren İsrail, “o gemiler gelirse vururuz” tehdidinde bulunuyordu. Aylar süren gerilimli bu başlığın artık harekete geçme vakti gelmişti. İHH İnsani Yardım Vakfı yardım gemilerini Filistin’e götürmeye kararlıydı. Hatta haber müdürlerinden biri “Filistin’deki iş ne” diye sorduğumda “hani şu vurulacak gemi var ya ona gidiyorsun, nasılsa sen yüzme de biliyorsun” diye gülerek haberin ne olduğunu da söyledi. Tabi bu söylem dalga geçmek için değil, yıllarca riskli bölgelerde çalışmak için mücadele veren bana, artık bir nevi takılma şekliydi. Antalya’ya vardık. Mavi Marmara gemisindeki koşulları bilmiyorduk, gemide 700’den fazla insan olacaktı, bildiğimiz tek şey buydu. Zaman zaman da olsa uyumamız gerekecekti ve o kadar kalabalığın içinde muhtemelen yatacak yer olmayacaktı. Antalya’dan uyku tulumları aldık, gemiye bir müdahale olursa en azından gizleyebileceğimizi düşündüğümüz en küçük boy telefon aldık, o zamanlar çalıştığımız kameralar büyük kasetli kameralardı, yani vücudunun herhangi bir yerinde saklama ihtimalin olmayan türden. Denize atlamamız gerekirse en azından görüntüleri kurtarmak için su geçirmez kılıflara ihtiyaç duyarız dedik, onları da aldık. Ve Antalya’da beklemeye başladık. Birkaç gün bekledikten ve gemide yer alacak dernek üyeleri ve gönüllülerle kapalı spor salonunda bir araya geliniyor ve bilgilendirme yapılıyordu. Artık hareket vakti gelmişti. Gemi yola gece saatinde çıktı. İlk yayınımızı gemiden o gece yaptık. Gönüllüler, dernek üyeleri, yöneticileri, gemi çok kalabalıktı. Gazeteciler için ayrılan bir bölüm vardı. Tüm gazeteciler eşyalarını oraya koydu, yatacak yerimiz olmasa da çalışacak bir yerimiz vardı. Genellikle orada zaman geçiriyor, fırsat buldukça filikanın altında ya da boş bulduğumuz yerlerde uyku tulumlarıyla uyuyorduk. Kıbrıs açıklarına ulaştığımızda bir süre bekledik, Mavi Marmara’ya eşlik edecek diğer kişileri taşıyanların gelmesi için ve tekrar yola çıktık… Gemide 24 saat hareket vardı, yayınlarımızı buradan yapıyor, haberlerimizi basın odasından geçiyorduk. Ve Türk gazeteci arkadaşlarımızla bir planlama yaptık, gemiye saldırı olursa nerede duracağız, ne yapacağız ve gemi ele geçirilirse nerede buluşacağız. 30 Mayıs gecesi gemide her zamankinden farklı bir hareketlilik vardı. Gece 23.00 sıralarında kaptan radardan bir hareketlilik tespit etmişti. Bir süre sonra bu hareketliliğin gemiye yönelik bir müdahale olacağı ihtimali ağırlık kazanıyor ve gemideki hareket her geçen dakika artıyordu. Geminin üst kısmında beklerden karada kendine güvenli bölge bulmak daha kolay diye düşündüm, burada, denizin ortasında güvenli bölge neresi olabilirdi ki? Kara görünmüyor, zifiri karanlık. Karanın görünmediği bir yerde nereye doğru ne kadar yüzebilirsin, öyle bir şey yok. Saatler geçtikçe gemide gerilim daha da arttı. Bizler ve yabancı basın mensupları hem yayınlarla hem de çektiğimiz görüntülerle anı anına her şeyi kaydetmeye başladık. Sabah namazı için gemide herkes toplanmaya başladı. Çoğu üzerinde can yeleğiyle kıldı namazını. Namazın bitmesiyle 31 Mayıs sabahında Mavi Marmara gemisinin etrafı sarıldı. Bir evin, arabanın, sokağın, mahallenin hatta şehrin bile etrafının sarılmasına şahit olmuş olabilir ya da en azından kafanızda canlandırabilirsiniz. Ama bir geminin etrafının sarılması demek, insanın kafasında çok da canlandırabildiği bir durum değil. Titanic filmini hiç izlememiş olsanız da bir gemi kazasını da kafanızda canlandırabilirsiniz, ama sabah namazı sonrası yaşanan o durumu o gemide bunu yaşayanlar dışında hiç kimse gerçek anlamda anlayamaz, tüm dünya o an canlı yayında şahit olmuş olsa bile. Radarda Mavi Marmara gemisinde gece görülen hareketlilik artık yaklaşmaya başladığında, basın odasından o zamanlar sık kullanılan iletişim araçlarından biri olan messengerdan çevrimiçi kim varsa ona yazıp durumu haber merkezine iletmesini isteyecektim. Bir tek babam çevrimiçiydi. “Baba radarda gemiye doğru bir hareketlilik görünüyor, telefonlar çalışmıyor, haber merkezindeki nöbetçiyi arayıp söyle”. Babam da evde canlı yayında Mavi Marmara gemisindeki hareketliliğe dair yayınları izlerken o sırada mutfağa gitmiş, döndüğünde benim mesajımı görmüş ama ben çevrimdışı. Çünkü gemi çoktan sarılmış ve internetimiz kesilmişti. 

Aklımdaki tek düşünce; kardeşimi bir daha göremeyecek miyim…

Geminin tam tepesinde dönüp duran helikopterler, denizin yüzeyini göremeyecek kadar fazla asker, gaz bombaları, koşuşturma, çığlıklar, geminin sürekli çalan zili, çektiğimiz görüntüler, geminin bir yanından diğer yanına koşturup kenarlardan sarkıp belki bir an yakalarım diye uydu telefonuyla haber merkezine ulaşma çabam, yaralananlar derken artık helikopterden İsrail askerleri gemiye inmeye başladı. Helikopterlerin biri geliyor biri gidiyordu. Gemi kaptanı aslında gece hareketliliği görünce rotasını değiştirmişti, İsrail sınırına girmeden uluslararası sulardayken yapılan bu müdahale geminin kısa sürede ele geçirilmesine neden oldu. Sadece ele geçirilmesine değil elbette, gemideki insanların bazılarının ölmesine bazılarının da yaralanmasına. Gemi sanki kan gölüydü. Koştuğumuz, adım attığımız her yer ceset, yaralı ve kandı. Basın odasının sorumlusu İHH’dan Cevdet Kılıçlar’dı, geminin güvertesinde bir ara yanımdaydı, bir ses geldi, kafamı ona doğru çevirdim, alnından vurulmuş yerde yatıyordu. Bir yandan Cevdet Kılıçlar’ı içeri taşımaya çalışıyorlar bir yandan yaralananlara sağlık müdahalesi yapılmaya çalışılıyordu. Gemideki İsrail askerlerinin sayısı artıyordu. En son aşamada gazeteciler olarak kararlaştırdığımız gibi basın odasına geçtik. Ama silah sesleri durmuyordu. Basın odasındaki masaları kenarlara yerleştirdik ve arkalarına saklandık, hiçbirimiz ayağa kalkmıyorduk. Gemide yükselen sesler azalmaya başlamıştı. Ama o gemide çalan zil hiç susmuyordu. Gemi artık İsrail askerleri tarafından ele geçirilmişti. O zil sesinin kulağımda nasıl yankılandığını şu an bile net hatırlıyorum. Aldığım küçük telefonu tişörtümün içinden iç çamaşırıma koydum. Beklemeye başladık, o zil hala çalıyordu. Öyle bir an geldi ki içimden ya gemi batsın ölelim ya da ne olacaksa olsun artık diye geçirdim. Tahammül sınırlarını aşan saatler geçmişti çünkü. Tam o sırada geminin  hoparlöründen biri Kelime-i şehadet getirdi. O an aklımdan sadece “kardeşimi bir daha göremeyecek miyim” düşüncesi geçti. Göremeyeceğime neredeyse emindim. Kısa süre sonra İsrail askerleri basın odasının kapısında belirmeye başladı. İşaret ederek tek tek dışarıya çağırdılar. Giden nereye gidiyor, ona ne oluyor hiçbir şey bilmiyoruz. Sıra bize gelecek ve biz de o bilinmeze gideceğiz…Ve sıra bana geldi, basın odasından güverteye çıkarken bir basamak var, iki asker kollarımı girip beni o basamaktan sürükleyerek çıkardılar ve bir yere oturttular. Sonra hepimizi geminin üst tarafına güverteye çıkarttılar. Kiminin elleri plastik kelepçeli, kiminin değil. Mayıs sonu olmasına rağmen sabah ayazı var. Açık deniz ve üzerimizde sürekli bir helikopter. Helikopter gemiye o kadar yakın duruyor ki, pervanesinin hızı denizden sürekli üzerimize su gelmesine neden oluyor. Titriyoruz, üşüyoruz. O kadar çok titremeye başladım ki DHA muhabiri Bulut Mülhim, üzerindeki yeleği verdi. Ve gemi sabah 8 sıralarında hareket etmeye başladı. İstikameti az çok biliyorduk, daha hareket etmeden önce İsrail’in hazırlığını yapıp fotoğraflarını servis ettiği Aşdod limanına götürüyorlardı bizi. Kadın askerlerden birine tuvalete gitmek istediğimi söyledim, üzerimdeki telefondan kurtulmam gerekiyordu. Kurtulmalıydım çünkü onu kullanma olasılığımın olmadığı artık çok netti. Askerlerin çoğu maskeliydi, sadece gözleri görünüyordu, üzerlerinde çeşitli boy ve ebatta silah vardı. Tuvalete gitmek istediğimi söylediğim kadın asker silahın arka kısmıyla bana vurdu ve yerime oturmamı söyledi. Tuvalete gitmeme izin vermedi. Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra başka bir askere tuvalete gitmek istediğimi söyledim. Yanıma kadın asker vererek gönderdi. İçimden “kadın asker tuvaletin kapısında bekler içeri girmeye kalkmaz diye geçirdim” Girmeye kalktı kapıyı aralık bıraktım ve iç çamaşırımın içinden telefonu çıkarıp tuvaletin deliğinden denize bıraktım. Tekrar yerime getirdi kadın asker. Aradan birkaç saat geçtikten sonra, sırılsıklam olup çoğumuz hastalandıktan sonra kadınları ve erkekleri ayrı yerlere alarak geminin içine götürdüler. Güvertede gözaltında otururken yanımda gönüllülerden Çiğdem Topçuoğlu oturuyordu. Kısık sesle sürekli mırıldanıyordu. Birbirimizle konuşmamız bile yasaktı. Bir boşlukta iyi misin diye sordum, “kocamı öldürdüler” dedi. Geminin iç kısmında da saatler süren yolculuktan sonra toplam 12 saate yakın bir yolculuğun ardından Mavi Marmara gemisi içindeki gözaltındaki gazeteciler, gönüllüler, dernek üye ve yöneticileriyle ve tabi İsrail askerleriyle Aşdod limanına vardı. Limanda bizi ne bekliyordu kestirmek kolay değildi. Ve limana yanaşan mavi Marmara gemisine limandaki askerler gelerek, her bir kişinin koluna iki asker girmek suretiyle bizi özel olarak kurdukları (!) o alana götürdüler. Liman bölümlere ayrılmıştı. Sorgu, üst araması, perdelerle kapalı alanlar…Önce fotoğrafımı çektiler. Sonra sorguya aldılar. Gazeteci olduğumu, gemide gazeteci olarak görev yaptığımı söyledim. Sorguyu yapanlar benim söylediklerimi sanki dinlemiyorlardı. “İsrail askerlerini gördün madem neden geri dönmedin” diye sordu. “Neyle dönmeliydim?” dedim. Bu cevabı da umursamadı. İlk sorgudan sonra perdelerle etrafı kapatılmış bir alana götürdüler, giderken herhangi bir zor kullanmama rağmen, çekiştirdiler, tekmelediler. Sabah ayazında yediğimiz soğuk ve deniz suyundan ateşimin çıktığını farkındaydım, perdelerle kapalı alana götürdüklerinde içeride başka kadın askerler bekliyordu. Soyunmamı söylediler. Üstümdeki kıyafetleri çıkarttım. İç çamaşırlarımı da çıkartmamı istediler. Kabul etmedim, bağırdılar, zorladılar ve detektörlerle defalarca üst araması yaptılar. Tekrar sorgu alanına götürdüler, tekrar dayak tekrar perdeli alan tekrar soyma ve üst araması. Akşam saat 8’den gece yaklaşık 4’e kadar sürdü bu durum. Kendi soğukkanlılığımı test ettiğim ve aslında biraz da şaşırdığım geceydi o. Her şeye rağmen inatla gülümseyerek sinir bozmaya çalışıyordum. Çünkü benim gazeteci olmamın, orada görevli olmamın hiçbir önemi yoktu onlar için. Ben de yapmaya çalıştıklarına, yani psikolojik bir çökme sürecine izin vermemeye kararlıydım. Aklımdan geçen de hep şuydu, bu bitecek ve sınır dışı edecekler bizi. Tabi öyle olmadı. Cezaevi arabalarına bindirildik. Dizlerimi karnıma çekerek oturabildiğim cezaevi arabasında kalorifer böcekleri burnumun dibinden geçiyordu ve bu gerçekten sinir bozucuydu. Cezaevi arabası hareket etmeden önce boşluk bir alana peynir ve yiyecek dolu bir koli attılar ve kapıyı kapattılar. Ve bu yiyecekler elbette bizim için değildi, kalorifer böcekleri içindi. Daha fazla ortalarda dolaşıp, çoğalıp ve daha da sinir bozucu hale gelmeleri içindi. Artık psikolojik işkence artıyordu. Birkaç saat kalorifer böcekleriyle süren yolculuğun sonunda cezaevine geldik. Kameraman arkadaşım Orhan Elitaş’ı gemide bizi kapalı alana aldıkları ve kadınlarla erkekleri ayrı yerlere koydukları andan beri görmüyordum. Cezaevinde görme ihtimalim de hiç kalmamıştı. Merak ediyordum, iyi mi sağlığı yerinde mi. Aklımın bir tarafı ondayken, diğer taraftan bir şekilde haber merkezine ulaşmam gerekiyordu ama bunu nasıl yapacaktım diye düşünüyordum. Bütün eşyalarımız, kamera, bilgisayar, telefon ve tüm kişisel eşyalarımız gemide kalmıştı. Üzerimizdeki kıyafetlerle cezaevine götürülmüştük. Cezaevinin iç avlusunda duvarda asılı telefon dikkatimi çekti. En azından haber merkezinden birine ulaşıp bilgileri versem, zaten o aileme ve herkese iyi olduğumu söyleyecekti, ben de haberi iletmiş olacaktım. En azından birkaç ayrıntıyı. Ve elbette telefon etmemizin yasak olduğunu öğrenmem çok uzun sürmedi. Cezaevinin iç avlusunda sosyal hizmetler görevlisi olduğu belirtilen bazı kişiler bizi bekliyordu ve bazı psikolojik testlerden geçirdiler bizi. “Son dönemde herhangi bir yakınını kaybettin mi?” sorulardan biriydi. Kuzenim Bahadır kısa süre önce, Bolu Gerede’de toplantı için iş arkadaşlarıyla Ankara’ya giderken geçirdiği trafik kazasında ölmüştü ve henüz 37 yaşındaydı. Bunu söyledim, sosyal hizmetler uzmanı gözlerini açarak bana baktı, diğer sorulara geçti. Bu işlem de bittikten sonra bizi koğuşlarımıza aldılar. Bizim koğuşta 4 kişi kalıyorduk. 2 ranza vardı, koğuşun içinde tuvalet, tutuklanan kişilerin kendine zarar vermemesi için cam olmayan kendini hayal meyal görebildiğin ayna niyetine bir yansıtma paneli. Demir parmaklıklar. Ee ben neden buradaydım? Ne yapmıştım da acaba ben şu an üzerime kapanan bu demir kapının arkasında avaz avaz bağıran kadın gardiyanların anlaşılması neredeyse imkansız sözlerini duyuyordum?

Yer İsrail’de cezaevi ve ben volta atıyorum

Bazı anlar var, düşündüğümde ya da anlatırken sanki ben yaşamamışım gibi gelen. Cezaevinde volta attığım anlar da işte bunlardan biri. Demir parmaklıklar açılıp hava almamıza izin verildiği zaman diliminde insan kendini o an manasız gelen bir yürüme halinde buluyor. Zaten çok geniş olmayan alanda bir ileri bir geri gidiyorsun. Gidip gidip geliyorsun. Bir bakıyorsun sadece 3 dakika geçmiş, sen sanıyorsun ki en azından 1 saat geçti. Zamanın kaybolduğu hatta tuhaflaştığı bir yer cezaevi. Yıllardır hapis yatmış çıkmış gibi ahkâm kesmeyeceğim elbette ama bana göre en net tanımı “tuhaf”. Hele bir de oradan ne zaman çıkacağınıza dair en ufak bir fikriniz yoksa ve kendi ülkenizden kimseyle en ufak bir iletişim kurmanıza bile izin verilmiyorsa. Haftalar mı, aylar mı, yıllar mı? Ne zaman çıkacaktık buradan. Zaten tüm eşyalarımızı da almışlardı, öfkeliydim ama iç dünyamda. Dışarıya yine harika ve mümkün olan en sinir bozucu gülümsememle bakıyordum. Koğuş arkadaşlarım ve gazeteci arkadaşlarım özellikle de Mediha Olgun’la konuşuyorduk, onca konuşmaya, volta atmaya zaman yine de geçmiyordu. Gardiyanlar duş alabileceğimizi söylediler. Koğuşta uluorta olan tuvaleti düşününce duşu nasıl bir yerde alabileceğimizi merak ediyordum. Ama duş almak zorundaydık çünkü Haziran sıcağında cezaevine girdiğimizde bize polar cezaevi kıyafetleri vermişlerdi. Psikolojik baskının her yolunu yaşatıyorlardı. Neyse ki o kıyafetlerin dışı polar değildi de ters çevirip giydik ve biraz olsun sıcak etkisini azalttık. Cezaevi iç avlusunun duvar kısmında, merdivenlerin alt tarafında kapısı olmayan bir yer vardı. Gardiyanlar orayı gösteriyordu. İnşaat halinde bir daire düşünün, yarım bir duvar örülmüş, daha tamamlanmamış, öyle bir yerin arkasında yan yana duşlar. Başka çaren yok, o duşu orada alacaksın, tuvaletini koğuşta yapacaksın, ne kadar yıkanmadan tuvalete girmeden durabilirsin ki, kalacağın süreyi bilmiyorsun. Aklımda sürekli telefon açmalıyım düşüncesi var ve sürekli gardiyanlara söylüyorum, hayır diyorlar başka bir açıklama yapma gereği bile duymuyorlar. Birkaç gün sonra cezaevine elçilik mensupları ve bazı avukatlar geldi. Cezaevinde kadın ve erkek 700’den fazla kişi, herkes bir şekilde derdini anlatmaya çalışıyor, benim aklımda tek bir şey var, Türkiye’ye bir şekilde haber göndermek. Çünkü gemi ele geçirildiği andan itibaren, hiç kimse biz sağ mıyız ölü müyüz, yaralı mıyız bilmiyordu. En azından hayatta ve tek parça olduğumuzu bir şekilde haber vermem gerekiyordu. Filistinli olduğunu söyleyen gönüllü bir avukatın yanına gittim, sadece babama bir mesaj atmasını iyi olduğumu, yaralı olmadığımı söylemesini istedim. Babamın telefon numarasını verdim. Eğer avukat mesajı atarsa zaten babam işyerine de bilgi verirdi, bunu biliyordum. Tabi bu arada Türkiye’de neler oluyor neler yaşanıyor, hiç birinden haberimiz yok. Dünyayla aramıza demir parmaklıklar girmiş ve biz tamamen her şeyden mahrum edilmiş şekilde tutukluyduk. Türkiye’ye döndükten sonra öğrendim ki o avukat (binlerce kez teşekkürler yine, yeniden) babama mesajı atmış. Elçilik görevlileri yakın zamanda oradan çıkacağımızı söylediler. Ve herkes gitti, biz yine cezaevinde saat 20.00 olunca demir parmaklıkların arkasına geçiyorduk ve o kapı üzerimize kapanıyordu. Ölen eşine yakınlarına ağlayanlar, sessizce neler olduğunu anlamaya çalışanlar ve biz. Ne zaman sona ereceğini bilmediğimiz bir zamanın içinde öylece bekliyorduk sadece. Ve tabi zamanı asla yenemeyen volta atmaya izin verildiği zamanlarda devam ederek. Akşam oldu, gardiyanlar telefon açabileceğimizi söylediler. Herkesin bir telefon hakkı olduğunu, en fazla 30 saniye sürebileceğini ve görüşmelerin İngilizce yapılmasının şart olduğunu, Türkçe konuşulması halinde hemen görüşmeye son vereceklerini söylediler. Sıraya girdik. Gardiyanlar telefonun yanında duruyordu, herhangi bir Türkçe kelime çıkması halinde hemen telefonu kapatıyorlardı. Sıra bana geldi. Ailemi arayacaktım, onlar zaten gerekli yerlere gerekli bilgileri verirlerdi. En azından o kadar günün ardından sesimi duymak onlara da iyi gelecekti kuşkusuz. Çünkü o sırada avukatın mesajı atıp atmadığını hala bilmiyordum. Telefon çalmaya başladı, telefonu annem açtı, “anne” dedim, tabi İngilizce, annem neden İngilizce konuştuğumu hiç sorgulamadan sesimi duyunca çığlık attı “Eliffff” … Haber müdürü Selver’di. Selver’in ve birkaç kişinin daha adını söyledim. Annem onların aranmasını gerektiğini anlayacaktı. Ve 30 saniye ışık hızıyla bitti telefonu gardiyan sonlandırdı. Artık daha rahat sayılırdım ama eşyalarımız, malzemeler onlar neredeydi. Onları almadan gitmek istemiyordum. Bir sabah cezaevinde hareketlilik oldu, artık dönüş vaktiydi. O an gerçekten inanılmaz bir andı. Sonunda bitiyordu, Türkiye’ye dönme vaktiydi. Kadın İsrail askeri karton kolide pasaportlarımızı getirdi. Ve tek tek isimlerini okuduklarının kenara geçmesini istedi. Cezaevi önünde bekleyen otobüslerle havalimanına götürülecektik. Yüzlerce kişi tek tek isimleri okunacak daha da kötüsü, kadın İsrail askeri isimleri okumakta, telaffuz etmekte zorlanıyor biz de anlamakta zorlanıyoruz. Askerin yanına gittim, ben okursam isimleri daha kolay ve hızlı ilerleyeceğini söyledim. Ve en azından bu kısım biraz olsun hızlandı. Ama çok insan var. Kadınlar koğuşu artık tamamen boşalmıştı ve ben de son otobüse bindim. Cezaevine girdiğimiz andan çıkıp otobüse bindiğimiz ana kadar eşyalarımızı, malzemelerimizi sordum. Sürekli geçiştiren ve gerçekliği olmayan cevaplar verdiler. En son otobüse binerken kadın askere sordum, o da uçağa gönderileceğini söyledi. Cezaevi otobüsüne bindim. Yine böcekler, yine ortaya atılan peynir ve yiyecekler. Havalimanına geldik. Orası ayrı bir curcuna. Yüzlerce kişi sanki cezaevinden ya da ülkeden bir şey kaçırma ihtimalimiz varmış gibi defalarca kontrolden ve aramalardan geçtik. Saatlerce sürdü. Benim uçağa ulaşmam sanıyorum ki en az 4 saat sürmüştür. Uçağa bindiğimde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Nabi Avcı’yı gördüm. Gerçekten artık Türkiye’ye dönecek olduğumuza o an inandım. Uçuş personeli bizi inanılmaz bir nezaketle karşıladı, bizi almaya gelen Türk heyet de. Nabi Bey’in yanına gittim ve saldırı gününden beri kameraman arkadaşım Orhan Elitaş’tan haber alamadığımı söyledim ve diğer uçaklarda olup olmadığını öğrenmesini rica ettim. Eğer yoksa onu orada bırakıp dönmek söz konusu bile olamazdı çünkü. Nabi Bey bakacağını söyledi ve kısa bir süre sonra gelip Orhan’ın diğer uçakların birinde olduğunu ve durumunun iyi olduğunu söyledi. İçim rahatlamıştı. Bir telefon bulmam gerekiyordu, en azından işyerine ulaşmam ve o kadar zaman hiç haber geçemeyip bilgi aktaramayan bizlerle ilgili durumu anlatmam gerekiyordu. Uçuş görevlilerinden biri (yine sonsuz teşekkürler tabi) telefonunu verdi. Ve ilk telefon bağlantısını İsrail’de uçaktayken yaptım. Yaşananları anlattım. Ama hala hastaydım ve sürekli öksürüyordum. O telefon bağlantısına da bu yansımıştı, ama yaşadığımız süreci olabildiğince detaylı yayında anlattığım için, sürekli öksürmemin nedeni de biliniyordu. Uçakta bekleyiş başlamıştı, tek bir kişi, tek bir yaralı ya da hayatını kaybeden kişi kalmadan herkesi alıp geri dönme vaktiydi. Saatlerce sürdü. O sırada uçuş personeli bize yiyecek ve içecek getirdi, bazılarımız cezaevinde hiç yemek yememişti, bunlardan biri de bendim. Biraz atıştırdıktan sonra bekleyiş devam etti ve uçağın kapıları kapandı. İşkence, sorgu, psikolojik baskı, cezaevi her şey sona ermişti. Tüm bunları yaşadıktan sonra o uçağın kapıları kapanıp tekerlekleri pistten kalkana kadar dönememe ihtimalini düşündüm. Onca şeyi yaşadıktan sonra uçak hareket etmediği sürece vazgeçebilirler, bizi uçaktan yeniden indirip cezaevine götürebilirlerdi diye düşünüyordum, daha güvenli bir alandaydım ama hala tüm bu olan biteni yaşadığımız yerdeydim. Hepimizin pasaportlarına deport (sınır dışı edilme) damgası vurulmuştu. Türkiye’de gündemin Mavi Marmara gemisine yapılan saldırı olduğunu anlamış olmama rağmen, havalimanından eve nasıl döneceğimi düşünüyordum. Tüm eşyalarımız alınmış, evimin anahtarı bile yok, cebimizde bir kuruş para yok. Taksiye binerim annemlere giderim onlardan alırım diye düşündüm. Sabah da çilingir çağırır evimin kapısını açtırırım. Bunları düşünürken uçakta biraz uyumuşum. Günlerce kendimi psikolojik olarak teslim olmayacağım duygusuyla ayakta tutup, güvenli alanda, Türkiye’ye dönen bir uçakta rahatlamıştım. Tek derdim kafamı kemiren malzemelerimiz, görüntüler, eşyalar…Onlara ne olacaktı. Uçak Atatürk Havalimanı’nın pistine indiği anda derin bir nefes aldım, uçak durdu ayağa kalktım, artık uçaktan inmek istiyordum. Uçakta bir anons yapıldı. İHH Başkanı Bülent Yıldırım açıklama yapana kadar uçağın kapılarının açılmayacağı ve bekleyeceğimiz söylendi. Kabin amirinin yanına gittim ve uçağın kapısını açmasını istedim. Açıklamayı beklemeyeceğimi söyledim. Bunları konuşurken uçağın dışında inanılmaz bir kalabalık dikkatimi çekti, ışıklar yanıp sönüyor, bir kalabalık var anlamadım. Uçağın kapısı açıldı ve ben uçaktan çıktım. Merdivenlerin sonunda büyük bir kalabalık bizi bekliyordu. Tam anlayamamıştım ama Zafer Demez’i gördüm. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın basın danışmanlarından Zafer, benim meslek dışında da görüştüğüm ve çok sevdiğim biriydi. Onu görmek beni çok mutlu etmişti. Merdivenlerden indim Zafer’le göz göze geldik, sarıldık, kulağına “ne olur beni buradan çıkart” dedim. Bir arabaya bindik ve havalimanının VIP kısmına geldik. Ben hala o kalabalığa rağmen nasıl bir manzaranın beni beklediğinden habersizdim. Zafer hiç yanımdan ayrılmadı (binlerce kez ve daima teşekkürler), pasaportuma ülkeme giriş damgası vuruldu ve VIP kapısından çıktım. Çıkar çıkmaz neye uğradığımı şaşırdım. Havalimanının VIP kapısının dışı basın üssüne dönmüştü. Sol tarafa platform kurulmuş oradan kameraman ve foto muhabiri arkadaşlar uçakları çekmeye çalışıyordu, canlı yayın araçları bahçenin her yerindeydi. O dönem NTV’de muhabirlik yapan arkadaşım Can Ertuna yanıma geldi yayındaydı, diğer taraftan platforma bekleyen gazeteci arkadaşlarım sesleniyordu hoş geldin diye, gelip sarılanlar, uzaktan el sallayanlar. Yaşarken anlayamadığım ve başka bir mücadele verdiğim olay sadece Türkiye’nin değil dünyanın da gündemindeydi, artık anlamıştım. Büyüklerimiz haberci haber olmaz diye öğretmişlerdi ama biz haberin tam kaynağıydık o gün. Çünkü takip ettiğimiz görev sırasında saldırıya uğramış, tüm ekipmanı elinden alınmış, sorguya alınmış, işkence görmüş, psikolojik baskının bir çok çeşidine maruz kalmış ve  hapse atılmıştık. Can Ertuna bana soru soruyordu, ki ben onun yerinde olsam ben de aynı şeyi yapardım, ben de kendi kanalımın olduğu alana doğru ilerlemeye çalışıyordum. Bizim meslekte doğru olan ve olması gereken de budur çünkü, bir durum varsa kendi çalıştığın yere konuşursun. Can da bunu biliyordu ve yayında da dile getirmişti. Birkaç kelime Can’a söylerken diğer taraftan Zafer’in eşliğinde TRT’nin yayın alanına doğru ilerliyordum. Ve annemi gördüm ardından kardeşimi. Bir daha göremeyecek miyim diye düşündüğüm kardeşimi. Önce annemle sarıldık ve sonra kardeşimle, makaraları saldığım andı. Onca günün ve yaşanan olayın ardından ağlamıştım, öfkeden… Çünkü malzemelerimize el koymuşlardı. Sonra Cüneyt R. Güngör’le sarıldık. İş arkadaşı değil, ailemden biriydi o da. Kavuşmak güzeldi herkese yeniden. Ve sonra Selver Gözüaçık geldi yanıma yayındaydı beni aldı ve yayın alanına doğru ilerledik. Ve iş vaktiydi, anlatmaya başladım, o sırada günlerdir görmediğim kameraman arkadaşım Orhan gelmeye başladı, birbirimize sarıldık, o neler yaşamıştı hiç bilmiyordum o da benim neler yaşadığımı bilmiyordu. Yayındaydık anlattık, anlattık, o sırada NTV’de görev yapan Hüseyin Yılmaz (meslekte uzun yıllar beraber çalıştığımız arkadaşlarımdan) da yayındaydı ve elinde mikrofonla bizim yayın alanına doğru ilerlediğini gördüm. Ve olağanüstü durumlarda yaşanacak bir yayın oldu, bir yanımda kendi kanalım ve Selver diğer tarafta NTV yayını ve Hüseyin hep beraber yayın yaptık. Daha sonra başka gazeteci arkadaşlarımın da yayın ve röportaj isteklerini yerine getirdikten sonra eve dönme vaktiydi. Babamın kalp rahatsızlığı vardı ama emindim ki o da orada olmak isterdi. Kardeşim ve annem heyecanlanacağını düşünerek onu havalimanına getirmemişlerdi. Bundan hiç mutlu olmadığına emindim. Babam komik bir insandı, orada olmak isterdi biliyorum. Ama gelmemesi en doğrusuydu. Ve ailemin yaşadığı evin önüne yaklaştık ki bir baktım babam sokağın başında bekliyor. Babam öyle evde televizyon özleyerek beni bekler miydi hiç, tabi ki asla. Arabadan inmemle birbirimize sarılmamız bir oldu, “helal sana be” dedi “benim aslan kızım sağ salim döner demiştim ben zaten” dedi. Babam bana böyle söyler de aslında o süreçte neler yaşamıştı öğrenecektim elbette. Eve çıktım, kuzenim Özge, halam herkes evdeydi. Saat sabah 7 sularıydı. Kimse uyumamış beni bekliyordu. Herkesle kavuştuktan sonra dinlenmelerini istedim, en az benim kadar ihtiyaçları vardı çünkü.  Ben de televizyonun karşısına geçtim ve izlemeye başladım. VIP kapısından çıkışım ailemle kavuşma anı verdiğim röportajlar, yayınlar her kanalda sürekli yayınlanıyordu. O an izlediğim sanki kendim değilmişim gibi hissetim, oradaki başka biriydi, tüm bu olanları sanki yaşayan ben değildim. 

Orada olmasaydım orada olmak isterdim 

Duş aldım, kardeşimin kıyafetlerinden giydim, evime gittik çilingirle kapıyı açtırdık. Kardeşim yanımdan mümkün olduğunca ayrılmıyordu, o dönem kardeşim de Fenerbahçe takımının kameramanı olarak çalışıyordu. Ve biraz zaman geçtikten sonra ben orada onları yaşarken burada neler olduğunu neler yaşandığını anlatmaya başladılar, hem ailem hem arkadaşlarım. Saldırı anı ve sonrası İsrail yayını tam olarak kesene kadar canlı olarak izlenmişti ve herkes ne olduğunu biliyordu. Ama Türkiye’de olanlar için asıl soru şuydu, biz yaşıyor muyduk ölmüş müydük ya da yaralanmış mıydık. Bu sorunun yanıtını almak onlar açısından hiç kolay olmamıştı. Annemle babam görüntülerin birinde saldırı sonrası son ulaşan görüntülerde beni görmüşler, sadece bir saniye. O onların içine biraz su serpmiş ama o görüntüyü bir daha görememişler. Kardeşim tüm kanallara ve ajanslara tek tek gidip tüm görüntülerin ham halini baştan sona izlemiş o görüntüye ulaşmak için, ama ulaşamamış. Ve ailemin yaşadığı evde gergin ve dayanılması zor bir zaman dilimi başlamış. İlk günden itibaren eve gelip gidenler bitmemiş, haber alınamadıkça ev sanki cenaze evine dönmüş, gelen gidenler, ağlayanlar. Sosyal medya şu anki kadar yaygın olmasa da o dönem var olan hesaplarda tanıyan tanımayan binlerce kişi dua ettiğini,  sağ salim döneceğimize olan inancını paylaşmış. Kimi de beraber olan fotoğraflarımızı. Ta ki cezaevine gelen ve babama mesaj atmasını istediğim gönüllü avukat babama o mesajı atana kadar. Bana söz verdiği gibi babama mesajı atmış; “kızınız iyi, sağlıklı, yaralı değil, yakında gelecek” . Ailem kendini tuttuğu o sürenin sonunda gelen haberin verdiği mutlulukla ağlamaya başlamış, özellikle de babam. Telefon edebildiğim günü annem şöyle anlatıyor; Telefon çaldı, açtım, Onur mutfağa doğru gidiyordu, baban camın önündeydi, Elif diye bağırmamla herkes olduğu yerde durdu, kıpırdamadı” Onlar için ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum, özellikle de sevdiklerinin kılına zarar gelmesine tahammül edemeyen biri olarak. Ama bu bir yoldu, benim yolumdu, arkasından gittiğim mücadele verdiğim, içinde olmak için savaştığım meslekti. Ne onlar bana yaşadıkları endişe ve korku dolu zamanı anlattılar, ne ben onlara yaşadıklarımı. Hatta bu kitapta yer alan ayrıntıların çoğunu da onlar da kitapla beraber öğrenecek. Ben hep şanslı olduğumu düşündüm, çünkü onlar için sevdiği bir insanı beklemek hep zordu ama onlar hep yanımdaydı ve destekti bana. Kendi aralarında ne konuştular hiç bilmiyorum, bilmek de istemedim. Onlar da tek bir an bile benim aklımı burada bırakacak bir yaklaşım sergilemediler. Mavi Marmara olayı neresinden bakarsak bakalım bir gazeteci olarak sayfalarca yazsam eksik kalacak bir görevdi. Mavi Marmara gemisinde beraber olduğum insanlar özellikle  meslektaşlarım muhtemelen çok küçük bir bölümünü anlattığımı düşünecekler, ama Mavi Marmara konusunda zamanı geldiğinde çıkarmak üzere bir kitap çalışması yapıyorum o günden bugüne, aldığım notlarla, bütün ayrıntıları oraya saklıyorum. Ve kesin net olarak söylemek istediğim de şu ki, yaşanan her şeyi göz önüne aldığımda, daha fazlasını veya daha uzun süre yaşama ihtimalim olsaydı bile ORADA OLMASAYDIM ORADA OLMAK İSTERDİM. Ama bu kez görüntülerimizi ve haberlerimizi kurtarabilmek de isterdim. Çünkü bu aradan geçen yıllara rağmen hala içime dert. Kurtarma şansımız hiç olmamasına rağmen bazen malzemelere ve görüntülerimize el konmuş olması beni öfkelendiriyor.